'O'NSUZ
FİLM

Türkiye'nin yedi farklı bölgesinde
evladını kaybetmiş yedi annenin
bir günlük sessiz hikayesi...

'O'NSUZ
FRAGMAN

Fragman

Yönetmen Yaklaşımı

Ani Balıkçı, Gülsüm Çolak, Emel Korkmaz, Hüsniye Koyuncu, Yeter Sivri, Leyla Encü ve Dilşah Özgen. Türkiye’nin yedi bölgesi ve kültüründen, evladını yitirmiş yedi farklı anne. Her şeyin ilacı olarak görülen zamanın bile çaresiz kaldığı bazı anlar vardır. Tıpkı ünlü yazar Victor Hugo’nun dediği gibi; “Çocuğunu kaybeden bir anne için her gün ilk gündür; bu ıstırap ihtiyarlamaz.” Görevi her ne olursa olsun vatandaşını korumak olan, devletin kurum ve kuruluşlarının etkisi ya da ihmaliyle evladını yitiren bir annenin yaşadığı ıstırap daha da katlanılmaz. Artık ölene kadar O’nunla yaşadığı o güzel hayat ile O’nsuz yaşamak zorunda bırakıldığı acı dolu hayat arasında sıkışıp kalır. Çevresindekiler ise sonsuza kadar hem O’nsuzluğun acısını, hem de annenin sessizliğini çaresizlikle seyretmek zorundadır.

O’nsuz adlı belgesel sinema projesinin asıl odak noktası, annelerin kendi hallerinde, sessizce yaşadıkları sıradan bir gününün hikayesidir. Bunu yaparken annelerin gözyaşları üzerinden değil, içlerinde yaşadıkları o dayanılmaz acıya rağmen, hala inatla dimdik ayakta durabildiklerini belgelemek daha önemlidir. Hem bazen konuşmaya gerek yoktur, sessizce bir bakış, bir duruş, bir an, tıpkı bir fotoğraf karesi gibi her şeyi apaçık anlatır. Yıllar önce bir film repliğinde söylenen şu sözde olduğu gibi; “söyleyecek çok şeyi olan bir kadın susuyorsa, sessizliği sağır edici olabilir.” Anna and the King (1999) Annelerin sessizliği de bize çok şey söyler, anlatır aslında.

Bizim ülkemizde her şey bir anda olur, oldubittiye getirilir ve balık hafızası gibi çok çabuk unutulur. Cinayetler, katliamlar, işkenceler, çeteler, skandallar, baskılar, zulümler, faili meçhuller, hırsızlıklar, yolsuzluklar… Sistemin tüm engellemelerine, baskısına ve sansürüne rağmen yazılan her kitap, edebi eser, sinema, tiyatro, müzik yani kısaca sanatsal her üretim O’nsuz yaşamak zorunda bırakılan ailelerin ama en çok annelerin sesidir. Başka annelerin evlatlarını yitirmemesi, böylesi acıların bir daha hiç yaşanmaması adına ortaya konulacak her çalışma gerçek sanat ve sanatçının görevidir.

Bu bağlamda daha önce birbirlerini hiç görmemiş, ortak paydada hiç buluşmamış bu yedi annenin, ortak tek yönleri evlatlarını zamansızca yitirmeleridir. Aslında yedi anne nezdinde bu acı evrenseldir. Türkiye’nin herhangi bir yerinde iyi evladını –pek tabii bazı kötü örneğin tecavüz, seri katil, psikopatlık gibi suçlar işlemiş evladını kaybeden bir annenin yaşayacağı evlat acısı daha farklı olabilir- kaybetmiş bir anne ile dünyanın diğer ucunda iyi evladını kaybeden bir annenin yaşadığı boşluk aynıdır.

Bunu belgelemek, belleklerde taze tutmak, görmezden gelmemek bağımsız bir sinemacı adayı olarak görevdir diye düşünüyorum. Umarım yaşanan bu acılar, bu gözyaşları hemen biter ve gelecekte benim gibi kendisini bunu belgelemeye adayacak sinemacılar hiç olmaz. Kameralarını aşka, doğaya, sevince, mutluluğa, dostluğa, kardeşliğe ve barışa yöneltir...

Ufuk Erden

Anneler